![]() |
|
|
#1 |
|
|
MİSTİSİZMİN TARİHİ VE TARİHTE MİSTİKLER
Pisagor (M.Ö.580-M.Ö.500) tarihlerinde Ege sahillerinde İyonya’da (Yunan ve İtalya bölgeleri) yaşamıştır. Pisagor, antik Mısır ve Babil(Irak) kâhinlerinden 34 yıl eğitim almıştır. Kahinlik üzerine ders alan Pisagor İtalya’ya döndüğünde Orfik öğretilerin ve gizemciliğin savunucusu olmuştur. Mısır’da Osiris dininin eğitimini de almıştır. Mısır, Babil tarafından işgal edilince, matematik ülkesi Babil’de aldığı eğitimle de matematiksel bazı rakamların gizemi üzerine teoriler geliştirmiştir ve böylece bazı rakamları putlaştırmıştır. Orfik dini veya öğretisi, eski Mısır’dan özellikle Pisagor ve Eflâtun gibi filozofları etkilemiştir. M.Ö. 6. asırda gizli bir tarikattır. “Orpheus (Orfüs)” sözcüğü efsanevî bir şarkıcının isminden gelir. Bu dinin tanrısı Dianysos adı verilen ve Trakya’dan gelmiş olan ve sarhoşluk hallerini kutsayan bir efsane tanrısıdır. Bu dinin inananları ayinlerini muayyen bir cezbe ve sarhoşluk halinde yaparlardı. Orfik dininin temelini oluşturan bu inanç, bu dünyayı, önceki hayatta işlenmiş suçların cezalarının çekildiği bir yer, çile çekme yeri olarak görür. Böylelikle ruh güya arınacaktır. Orfik dinine paralel olarak gelişen ve Pisagor ile Eflâtun gibi filozoflarca da benimsenen tenasüh (ruh göçü-reenkarnasyon) fikrinin gelişmesinde ve yayılmasında, bu dinin rolü olmuştur. Bu din yahut tarikat ayrıca, Yahudi essenist anlayışını, gnostisizmi, oradan da Hıristiyan doktrinini etkilemiştir. Pisagor, gizemciliğin(ezoterizm) büyük üstatlardan(inisiyator) biri olarak kabul edilir. Bir enstitü açarak kehanetlerde bulunmuş ve kendi gizemci (ezoterik) ekolünü kurmuştur. Osiris dininin, yitik efsanevi kıta Atlantis’ten Mısır’a getirildiği iddia edilir. Terim ilk kez ünlü Mu araştırmacısı James Churchward tarafından kullanılmıştır. Efsaneye göre, Osiris Atlantis’de doğdu, belirli, bir yaşa gelince, bilgisini derinleştirmek üzere Mu Kıtası’na gitti. Mu kıtasında ruhçuluk(spiritüel) eğitim aldı. Üstadlık derecesine ulaşınca ülkesi Atlantis’e döndü. Bu öğretinin savunusunu yaptı. Zamanla Atlantis’in ruhani lideri haline geldi. Bu öğreti, İ.Ö.16.000 yıllarında Atlantis’li bir bilge olan Hermes-Thot tarafından Mısır’a getirildi. James Churchward’e göre Atlantis, efsanevi Mu uygarlığının bir sömürgesidir. ‘Atlantis’ sözcüğüne Platon’un diyaloglarında rastlanır. Platon’a göre Atlantis, yaklaşık M.Ö.9500 yıllarında Atina’yı fethetmeye çalışan, ancak başarılı olamayıp bir gecede okyanusa batmış bir uygarlıktır. Esasında Platon, antik Mısır’ı ziyaret ederek birkaç orada yıl kalmış. Mısır’da mistik öğretiyi tanımış ve inisiye(mürit) olmuştur. Platon’un diyaloglarında anlatılan Atlantis, genellikle Platon tarafından kendi politik teorilerini anlatmak için yaratılmış bir efsane olarak görülür. Mu, iddiaya göre yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı yer ve Büyük Okyanus’ta efsanevi batık bir kıtadır. Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Daha sonra ruhçuluk, sembolizm, reenkarnasyon, telepati, çift bedenlenme, astral seyahat gibi medyumların ve mistiklerin savundukları görüşler hakim olmuştur. Ne var ki Büyük Okyanus dibinde Mu kıtasını kanıtlayacak herhangi bir SiAl (silisyum/ alüminyum) kayaya rastlanmamıştır. Bilindiği kadarıyla dünyanın ilk demokratik düzeni M.Ö. 500′de Kleisthenes tarafından kurulmuştur. Demokrasi gücünü şehirli erkeklerin oluşturduğu bir meclisten alıyordu. Bu meclis, sadece yerel halkı kapsıyor, köleleri ve Atina’lı olmayanları bunun dışında kalıyordu. Yeni kurulan demokrasiyle birlikte pek çok konu tartışmaya açıldı. Meşhur filozoflar Sokrat (M.Ö.470-M.Ö.490), Eflatun (Platon) (M.Ö.427-M.Ö.347), Aristo(M. Ö. 384-322) bunun öncülerindendi. Antikçağ Grek’de(Yunanda) sofistler evrensel doğru olamayacağını, hakikatin göreceli olduğunu savunmuşlardır. Bunların öncüleri Protagoras ve Gorgias’dır. Protagoras’a göre biri için doğru olan bir şey, bir başkası için yanlış olabilirdi. Protagoras, Heraklitos‘un (M.Ö.535-475), ‘Doğadaki her şey değişmektedir, bir nehirde iki kez yıkanılmaz’ sözünden hareket ederek objektif anlamda genel geçer bir bilginin ve doğrunun olamayacağını savunmuştur. Protagoras’a göre bilgi, doğrular ve değerler tümüyle görelidir, hakikat insana göre değişir. İnsan her şeyin ölçüsüdür. Protagoras Tanrı konusunda agnostik bir tavır almıştır. Dinsizlikle suçlandığından dolayı kaçmak zorunda kalmış ve kaçarken boğulmuştur. Kuşkuculuğun ve hiççiliğin öncülerinden Gorgias ise göreliliği daha da ileri götürmüştür. Hiçbir değerin var olmadığını, bilgi bile mümkün olmadığını, insanlara ikna yoluyla her şeyin kabul ettirilebileceğini savunmuştur. Onun anlayışına göre; Hiç bir şey yoktur. Bir şey varsa bile bilinemez. Bilinse bile başkalarına bildirilemez. Sofistler felsefeye karşı bir tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Doğadaki doğal yasalar dışındaki her şeyi reddetmişlerdir. Bunun sonucu her türlü düşünce ve inanca kuşkuyla bakmışlar, haklı haksız ayrımı yapmamışlardır. Onlara göre bir diktatörle hak ve adalet savunucusu arasında bir fark yoktur. Çıkarları için her yolu denemişlerdir. Söz sanatlarını, hokkabazlığı, zengin öğrenci avcılığını, masalları, fikir sahtekârlığını kullanmışlardır. Mistik akımın öncülerinden biri de Philo’dur. Philo, Helen kültürü ve İskenderiye Yahudiliğinin bir temsilcisidir. M.Ö. 20 yıllarda yaşamıştır. Düşüncelerinden Yahudiler değil daha çok Hıristiyanlar etkilenmiştir. Philo, eserlerinde Yunan bilgeliğinin aslında Yahudi öğretisine dayandığını göstermek istemiştir. Philo’nun, çalışmalarında Platon’dan etkilendiği görülür. O’na göre Platon’un idealar dünyasına ulaşmak için derin düşünceye ulaşmak ve maddi zevklerden uzaklaşmak gerekir. Bu süreci gösterirken Philo, ruhun Tanrı’ya yükseldiğini, Tanrı’nın da insan ruhuna indiğini söyler. Sonsuz olana yükselirken insanlar kendilerini dünyevi bağlardan kurtarmalıdır. Philo hermeneutik sistemi kullanmış, sayı gizemciliğini Pisagor’un öğretisiyle birleştirmiştir. Tabiatçı panteizmde tek realite tabiattır. Tanrı, tabiatın içinde var olandır. Bu öğretiyi daha çok Dideron, Boron d’Holbach savunur. İdealist panteizmde tek realite ruhtur. Tanrı, ruhun özünde var olandır. Hegel, Fichte, Brunschvicg bu anlayıştan yanadır. Teolojik panteizmde evrende tek realite Tanrı’dır. Hiçbir şey onun dışında değildir, her şey odur. Panteizm; Hinduizm ve Budizm gibi doğu dinlerinde hayal gücü geleneğine uygun bir anlayıştır. Felsefî bir tasarım olarak Panteizm eski Yunan felsefesinde Plotinos (205-270), Rönesans’tan sonra ise, Dominiken tarikatına giren ve her şeyin Tanrı olduğunu savunduğu için diri diri yakılan Giordano Bruno (1548-1600), Alman Jakob Böhme ve Endülüs’te Muhyiddin İbn Arabi’den etkilenen Hollandalı Yahudi ailenin çocuğu Spinoza (1632-1677) tarafından savunulmuştur. Bu filozoflar, tasavvufçuların eserlerinden etkilendikleri gibi onların ileri sürdükleri panteist görüş de tasavvufçuları etkilemiştir. Panteizmin düşünsel kökü Antik Çağ Yunan Stoacılığına dayanır ve ruhçuluğu(spiritualizm) savunur. Evrenin ruhu olduğu anlayışını, Hegelciliği ve Spinozacılığı doğurmuştur. Hinduizm’de “Vedalar’ın tefsiri olan Vedanta’nın öğretilerinin özü vahdet-i vücuttan(evrenin Tanrı’nın yasıması veya Tanrı’dan bir parça veya Tanrı’nın kendisi) ibarettir. Vedanta’ya göre, her birimizin ruhu Brahman’ın bir parçası, bir zuhur ve tecellisi değil, bütün kemaliyle sermedi ve bölünmez olan Brahman’ın kendisidir Bilindiği gibi, bundan sonra ortaya çıkan Budizm’de de bu dünya insan için bir nevi zindan telakki edilmiş ve bundan kurtulmak için yıllarca çile hayatı yaşamak gerektiği kabul edilmiştir. Bu çileli hayatın sonunda insanlar “nirvana” denilen mertebeye ulaşırlar ki, tasavvuftaki “fena fillah” mertebesine ulaşılmış sayılır. Hint dinlerinin hemen tümünde bu ruhaniyetçi eğilim hakimdir. Mısır toplumunda da ruhaniyetçi eğilimin daha açık bulunduğu ve bu¤gün İslam toplumunda tarikatlarda bulunan şeyh-mürid sistemi ile sülük sisteminin egemen olduğu görülmektedir. Antik Mısır toplumunda bu işle¤rin üstadı Hermes Toth kabul edilmektedir. Hermes bir kişi olarak Mısır’ın en eski ve en büyük mürşididir. Antik Mısır’daki bu ruhaniyetçi eğilim sistemleştirilmiş ve bugün tarikatlardaki seyr ve sülük sistemi gibi bütün boyutları ortaya çıktığına tanık olmaktayız. Yahudi toplumuna baktığımızda da benzer ruhaniyetçi anlayış ve eğilim bulunduğunu, nefsin arınması, çile, ruhun kurtuluşu, aşk ve irfan motifleri¤nin egemen olduğunu görüyoruz. “Zahor (Kabbala’nın Nur bölümü)’a göre ruhlar, ilahi olan asıl vatanlarına dönebil¤mek için temizlenip saf hale gelmek ve geldikleri ilahi yeri ve kaynağı bilmek, bu¤nun için de bazı çileler geçirmek zorundadırlar. Ruh, bilgi ve irfana ancak dünyada¤ki hayatında ulaşabilir. Eğer bir ruh, dünyadaki hayatında irfana ve marifete(sezgi, rüya ve ilhamla gelen bilgiye) ulaşamazsa, dünyaya tekrar başka bir kalıpta gelip yeniden bu yolda çalışmak zorundadır. Bu ikinci kez hayatında da bunu başaramazsa, tekrar gelip gitmeye devam eder ve bu gelip gitmelerden ancak irfana ve marifete kavuştuktan sonra kurtulur. Ruhun ilahi olan aslına geri dönmesi sonsuz bir lezzete geri dönmesi demektir ki; bu, sadece ölümle sağlanmaz. Ruhu ilahi olan aslına kavuşması daha bu dünya hayatında iken de mümkündür. Bunun da iki şartı vardır: Hıristiyan toplumunda da riyazet(az yiyip-az uyumak/perhiz), dervişlik ve çilekeş rahiplik hayatının egemen olduğu bilinen bir gerçektir. Mevcut Hıristiyanlık öğretilerinin bü¤yük bir kısmı da dünyadan uzaklaştırıcı (ruhbanlaştırıcı) konularla ilgilidir. Ruhaniyetçi eğilim din anlayışında hakimdir. “Miladi birinci yüzyılda Hıristiyanlar içinde “Gnostikler(marifetçiler)” denilen bir çeşit mutasavvıflar türemiştir. Bunlar Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında, esası, rabbani birer ilham olan ve ulu kişiler aracılığıyla anane ile süregelen yüksek bir bilgiye sahip olduklarını iddia etmişlerdir. Fakat Hıristiyanlıkta ta¤savvuf, ilk önce miladi birinci yüzyılda yaşamış olan ve İsa’nın havarilerin¤den Paulus eliyle Hıristiyan olan ve hatta Atina Piskoposluk makamını da eline geçiren Denys l’Areopagite’de görülmektedir. Tasavvuf kelimesinin Garp dillerindeki karşılığı olan Mysticisme deyimini de ilk defa kullanan odur. Denys, özellikle ilahi isimler (Noms Divins) adlı kitabında ruhun duyular aleminden nasıl sıyrılabileceğini, bu dünya ve nimetlerini nasıl bırakabile¤ceğini ve bizzat kendinden de geçerek, kendini de yok edip Hakka nasıl ulaşabileceğini öğretmektedir ki, sonu Allah’a ulaşan bu yol, aklen istidlal yolu değil, aşk yoludur. Mutlak varlığın saklandığı perde akılla değil, ancak aşk ile kalkabilir. Bu da her şeyden ve kendinden geçerek tam bir feragat ile her türlü engelleri aşarak, aşk sayesinde gizli alemlerin nurlarıyla nurlanmakla olabilir. Kabala Musevilik içinde, Tasavvuf İslam içinde bir mistik hareket iken Gnostisizm hem Hristiyanlık içinde bir mistik hareket hem de Hristiyanlığın dışına çıkan çeşitli mistik gruplara işaret etmekte kullanılan bir terimdir. Kimileri Hristiyanlığın Musevilikten doğan bir mistik grup olduğunu iddia etmiştir. Budizm’de Vajrayana, Hinduizm’de de Vedanta bu dinlerin mistik kolları kabul edilebilir. Türklerin dinî tarihlerinde, bugünkü ilmî tahliller sonucunda bozkır medeniyetlerinin tabii bir sonucu olarak Türklerin toprak, su, ağaç, gökyüzü, güneş, ay ve yıldızların gizli kuvvetler taşıdıklarına inandıkları tespit edilmektedir. Böylece onların en eski dinlerinin “tabiat kültü”, “atalar kültü” ve “gök tanrı kültü” şeklinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Şamanizm’in ise dinden ziyade bir büyü sistemi olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. alıntı |
|
|
|
|
|
#2 |
|
|
benim ilgi alanım. yazı için teşekkürler
|
|
|
|
![]() |
| Tags |
| mistikler, mistisizmin, tarihi, tarihte |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | Arama |
| Stil | |
|
|