![]() |
|
|
|||||||
| Tartışma Platformu Havass, Büyü, Astroloji, Maji Gibi Tüm Parapsikolojik, Ezoterik ve Okült Konuları Tartışabileceğiniz Ortak Alandır. |
| ||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Arama | Stil |
|
|
#1 |
|
|
Bazen halk arasında konuşulur: “Falanı filan evliya çarpmış;filankes türbede çarpılmış;türbede falan dede şunları uğratmış” diye. Bana böyle birçok hadise intikal edince bu konuyu araştırdım. Anadolu’da binlerce evliya, ermiş, dede türbesi, yatırı vardır. Millet olarak bu yatır ve türbelere karşı büyük bir hürmet ve muhabbet besleriz. Onlar için anma törenleri, pilav günleri tertip ederiz. Bu insanlar âleminde olduğu gibi, cinler âlemi içinde geçerlidir. Nice cin grupları kendilerine bir evliya veya dedenin türbesini mekân olarak seçmişlerdir. Metafizik boyutta o türbenin içinde ikamet eder, adeta orayı sahiplenir. Cinnilerin türbe ve yatırlarda ikamet etmesi iki olayın gerçekleşmesine sebep oluyor. Birincisi, eğer o türbe ve yatır civarında, insanlardan saygısızlık, hürmetsizlik, edep dışı hareket edenler varsa, gerek cinler, gerekse cinlerin manyetik akımları neticesinde rahatsızlanır, halk diliyle çarpılırlar. Yakın bir köyden cinler tarafından ağzı yüzü eğrilmiş, adeta deli gibi bir adam getirdiler. Doktorlar, ona uyuşturucu iğneler vermişlerdi.. İğnenin tesiri gidince, adam “geldiler, dövüyorlar” diye feryad edip, kendini yerden yere atıyordu. Olayın metafizik tarafına bakınca, bu adamın arkadaşlarıyla beraber bir türbenin yakınında içki alemi yaptıkları anlaşıldı. Ben, o adamın üzerindeki manyetik akımı kaldırdım, tasallutu durdurdum. Türbenin bekçisi olan Müslüman ciniler ile o adamı barıştırdım. Böyle olaylarda halkımız hemen “evliya çarptı” sözünü söylüyordu. Hak ve hakikatı anlatan, insanları hidayet yoluna ulaştırmaya çalışan evliya, ermiş, dede, insanları çarpmıyordu. O türbede bulunan hüddam olan cinler veya o türbede bulunan manyetik akım o insanlara zarar verebiliyordu. Bu da herkes için geçerli değildir. Ancak bünyesi uygun olan insanlar bundan zarar görebilirdi. İkinci olay ise manyetik akım almış, negatif enerjiye uğramış veya cinnilerin herhangi bir şekilde tasallutuna maruz kalmış kişilerde gerçekleşir. Cin tasallutu derken, cinlerin bizat uğraşması akla gelmemelidir. Cinnilerin bulunduğu bir yerden geçen bir insan, onların manyetik enerji ve akımlarının tesirinde kalabilir. Kulunç olayında cinler veya cini bir akım yoktur. Fakat dünyada var olan sayısız enerji dalgalarından, manyetik akımlardan bir tanesi, insana geçici olarak maddi rahatsızlık verebilir. İnsan vücudu, mükemmel bir elektrik sistemiyle, intizamlı olarak ayakta kalır. Metafizik boyutta herhangi bir akım, onun ruh yapısını, elektrik sistemindeki bazı hassas yerlerini dumura uğratır, felç yapar. Buna uğrak veya çarpılma diyorlar. Biz ise, ilmi olarak buna manyetik akım almış diyoruz. İşte böyle insanlar bazen evliya, ermiş, dede türbelerine getirilir. Gaye; dede, evliya ona hizmet edecek, hasta iyileşecektir. Nitekim türbenin içine giren, böyle metafizik rahatsızlığı olanların büyük kısmı, iyileşip çıkmaktadır. Bu olayı Tokat’ın Zile Kazası Çaltak Köyünde ve Amasya Torumtay (Kılıçaslan) türbesinde incelediğimde burada özellikle ikinci türbede muazzam bir manyetik akım ile muhatap oldum. O yerde çok büyük evliyalar yatıyordu. Cinniler orayı çok geniş bir yerleşim merkezi haline getirmişlerdi. Ben iddia ediyorum ki o mahalle gelen herhangi bir akım almış kişinin aldığı akım orada kalır. O kişi oradan rahatlayarak çıkar. Çünkü içeride çok büyük pozitif-müspet bir hava teneffüs edilmektedir. Hepimiz biliriz ki hangi yatır veya türbeye gitsek, bizi rahatlatan, huzur veren bir zemin, bir ortam ile karşılaşırız. Bu manevi atmosfer içinde, nice rahatsızlıklar izole olur. Türbe ve yatırlarına bizim milletimiz kadar saygı duyan milletin olmadığını söylemiştik. Bir de bunun zıddı inançta olan insanlar da vardır.
|
|
|
|
|
|
#2 |
![]() Üyelik tarihi: Sep 2010
Mesajlar: 232
Tecrübe Puanı: 4
Rep Puanı : 12
Rep Derecesi :
![]() Ettigi Tesekkür: 169
Aldigi Tesekkür: 168
|
sadece cinlerden ziyade o mekanlara gelerek dua eden kişilerin oluşturduğu pozitif enerjilerde göz ardı edilmemelidir .
|
|
|
|
|
|
#3 |
![]() Üyelik tarihi: Jul 2010
Nerden: IZMIR
Mesajlar: 2.142
Tecrübe Puanı: 0
Rep Puanı : 26
Rep Derecesi :
![]() Ettigi Tesekkür: 1402
Aldigi Tesekkür: 1369
|
Evet sevgili kardeslerim,camiler Allah CC in evidir hata kalbidir burda müslümanlar ibadet eder.Türbede Allah dostlari filan ziyaret edilir bildigimiz ibadet yeri degildir ama insanlar nasil Dini sohbet dinliyorsa nasil Dua ve ibadetle zikirle mesgul oluyorsa cinlerde en azindan müslüman olanlarida ayni islerle mesguldur bakin bundan emin olun arkadaslar.Camiler bütün müslümanlar icindir sadece insan girebilir diye birsey sözkonusu degildir ,hani belki biraz komik olacak ama bu durum böyledir yada böyle aciklanabilinir.Camilere akin eden müslümanlarda inanilmaz bir Allah aski vardir,ordaki sprituel enerjinin olusturdugu atmosfer müslüman cinleri miknatiz gibi ceker,kafir olanlari ise uzaklastirir ortam temizlenir ve böylece daha ferah olur bunu cogunuz bilemezsiniz ve anlayamazsiniz neden diyecek olursaniz hemen aciklayayim,arkadaslar ben 25 yilldir yurt disindayim Amerikada kaldim Almanyaya gectim ve Türkiyede yasadim yani cok sükür Dinimi yasamaya calisiyorum nerde olursam olayim ama Camideki atmosfer baskadir.Amerikada bir garaj vardi neymis efendim ibadet yeriymis camimis neyse bismillah dedik yetindik ama Türkiyede yani benim uzun süre kafirlerin arasinda yasamis olan bir müslüman kardesiniz olarak Türkiyedeki Camilerde aldigim keyif baskadir,o atmosferin o rahatligi bir yerde bulamazsiniz ben bilirim cunkü ben uzun süredir yasamadim ve yasayamadim.Ortam temizdir cleandir burda süpheye yer yoktur tabiri caizse camiyi ziyaret eden gavura bakiyorsun müslüman olabiliyor yani anlatmak istedigim seyi anlatabildimmi bilmiyorum ama bundan daha temiz bundan daha clean bir ortam bulamazsiniz,Seyhleri Allah dostlarini ziyaret etmeye firsatim olmadi ama bir düsünün, hasta olan daha dergaha girmeden iyilesiyor nasil iyilesiyor zanediyorsunuz? Kafir daha dogrusu hastaya satasan kafir cinler tirsiyor baslarina gelecebilecek olanlari biliyorlar,cinler haber alip tasima konusunda uzmandir.Simdi Kokusmus bir cakal düsünün,onlarca aslanin bulundugu bir yuvaya girebilir mi? burdaki mesele biraz daha farklidir girmek degil yanasamaz bile cunkü Cindarin da üsteki mesajinda bahsetigi o spirtuel o nurani enerji hicbir kirliligi izin vermez.Tövbe etmedikleri sürece giremezler.Iste Kurani Kerimi okurken etrafinizda pervane olan melekler,kuran dinlemeye gelen cinler vs simdi bunlari billiyorsak anlariz zaten ama hisetmek bambaskadir.Evet arkadaslar,gercekten cok güzel bir duygu!" Cindar zaten bahseti "camide olusan pozitif"enerji pozitif varliklari miknatiz gibi ceker.Seytan bu atmosferden rahatsizlik duyar cunkü kendisinin ne kadar aciz oldugunu hatirlar hep,dolayisiyle cinni rahatsizliklari olan insanlar Kurandan ezandan rahatsiz oluyorlar aslinda burda rahatsizlik duyan insan degil cindir,üstelik ayni nedenden dolayi cunkü insanin bedeni ev gibidir ,davetsiz bir misafirin atiyorum bir hirsizin oldugunu düsünün sabah aksam Polis arabasinin sirenini duysa,psikolojisi alt üst olur" Neyse dönelim konumuza.Türbede cin var mi? Evet elbete vardir hani ben görmedim ama varolmasina mani olabilecek birsey yok,aksine Türbe ziyaretini seven cin orayida ziyaret edecektir tabiki.Ama camiye girdiklerini ve uzun uzun ibadet edip Ezan sesini duyduklarinda hayret etiklerini bizat ben bilirim.Asagidaki yazida bu konu ile ilgilidir okumanizi tavsiye ediyorum.Mesele Ricali Gaybi anlatiyor ama konumuz Doga Üstü varliklar ve cami /türbe ziyaretleri oldugu icin uygun gördüm :
Şam Velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerinden Aysâvî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri´nin beldesinde, vazîfesi, hamur yo-ğurup ekmek yapmak olan bir kimse vardı. Bu kimse bir gün, hamurunu yoğurdu ve ekmek yaptı. Sonra câmiye geldi. Abdest aldı. Öğle namazı vakti idi. Namazını kıldı. İkindiyi de kılıp gitmek istedi. İkindi namazının vaktinin girmesini beklemek üzere bir köşeye çekilip oturdu. Yorgun ol¬duğu için uyuyakaldı. Seher vaktine kadar uyumuştu. Uyandığında tanımadığı birinin, mihrabın üzerinde bulunan kandil¬leri yaktığını gördü. Bu kimse kandilleri yaktıktan sonra, birini şadırvanın kapı¬sına astı. Akşam veya yatsı namazının vakti gelmiş olduğunu zannetti. Bu sırada ricâl-ül-gayb den (Allahü teâlânın insanlardan gizlediği evliyâ kullarından) olan kırk kişi şadırvana girip, kandil ışığında abdest aldılar. Câmiye girip saf tutarak oturdular ve imâmı beklemeye başladılar. Olanları hayretle tâkib eden hamurcu, bu işte bir gariblik olduğunu hissetti. Dışarıya göz gez¬dirdi. Hayreti daha da arttı. Çünkü vakit seher vakti idi ve sabah namazı¬nın vakti girmek üzere idi. Vakit girince o cemâatten birisi kalktı ve ha¬murcunun o zamâna kadar duyma¬dığı, işitmediği güzellikte, kalblere, rûhlara tesir eden çok güzel bir ezân okudu. O sırada nûr yüzlü ve hey¬betli bir zât içeri girdi. Onu görünce cemâat ayağa kalktı. Bu zât Ahmed Aysâvî hazretleri idi. Sünnetleri kıldılar. Sonra Aysâvî onlara farzı kıl¬dırdı. Namazdan sonra kandilleri söndürüp çıktılar. Hamurcu da daya¬namayıp çıktı. Aysâvî onu görünce, kendisi hayatta iken bu hâli kimseye anlatmamasını emretti. Bundan sonra Aysâvî ve o cemâat uzaklaşıp oradan ay¬rıldılar. Biraz sonra müezzin o câmide ezân okumaya başladı. Hamurcu bütün bu olanlardan iyice anladı ki, o cemâat ricâl-i gayb denilen kimseler idi. Câmide ezân okuyup, namaz kılmalarını kendisin-den başka gören ve işiten olmamıştı. Bu hâl Aysâvî´nin bir kerâmeti idi ve bunun için kimseye anlatmamasını söylemişti. O da, Aysâvî hayatta iken bu hâli kimseye anlatmadı. Osmanlı âlimlerinden ve velî Halîmî Çelebi (rahmetullahi teâlâ aleyh) hak¬kında nakledilir ki: Yavuz Sultan Selîm Han zamânında, Molla Şemseddîn diye bir saray hocası vardı. Teheccüd namazını kılan, iyi huylu bir zâttı. Yazması çok süratliydi ki, on günde bir mushaf-ı şerîfi ya¬zıp bitirirdi. Yavuz Sultan Se¬lîm Han, Mısır feth olununca, hocası, Halîmî Efendiye buyurdu ki: "Şemseddîn bize Tarih-i Vassâf yazsın." Halîmî Çelebi, pâdişâhın emrini Şemseddîn Efendiye bildir¬dikten sonra, Şemseddîn Efendi yirmi beş gün mühlet alıp, Halîmî Çelebi´nin evinde yazmaya başladı. Ancak Halîmî Çelebi´yi ziyâ¬rete ge¬lenlerden bâzıları Molla Şemseddîn´le tanış olduklarından onun hücre¬sine de uğrarlar ve çalış- masına mâni olurlardı. Bunun için odasının ka¬pısını kilitle¬yip ve üstten kapının sürgüsünü çekip hızla yazmayı sürdür¬düğü sırada âniden yanında bir kimseyi oturur halde gördü. Korkup he¬yecanlandı. Bunun üzerine o kimse yaklaşıp, dizine yapıştı ve; "Korkma, biz de senin gibi insanız. Seni ziyâret için geldik." dedi. Molla Şemseddîn, ka-pıların kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp, bu kimsenin ricâl-i gâipten olduğunu an¬ladı. Yazmayı bırakıp, sohbete başladılar. İlk önce şöyle sordu: "Arap diyârının tamâmı fethedilip Osmanlı topraklarına ka¬tılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka milletlerin eline mi geçe¬cek?" O zât dedi ki: "Yavuz Sultan Selîm Hân bu vazife ile vazifelendi¬rildi. Mübârek beldelerin, Mekke ve Medîne´nin hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi İslâm pâdişâhları arasında makbûl olan Âl-i Osman´dır. Se¬lîm Hân dahî evliyânın dışında değildir." dedi. Molla Şemseddîn dedi ki: Sultan Selîm´in saltanat süresi uzun sürer mi?" O kimse; "Üç yıl vakti vardır." dedi. Molla Şemseddîn tekrar sordu: "Konağında oturduğum Halîmî Efendinin sonu nicedir? Yâni ne zaman vefât eder?" O zât dedi ki: Şam´ı öteye geçemez, orada kalır." Şemsed- dîn Efendi dedi ki: "Ya be¬nim ölümüm ne zaman olur?" O zât; "Kişiye kendi ölüm zamânını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefs nerede öleceğini bilemez." dedi. Şemseddîn Efendi; "Ricâl-ül-Gayb, Allahü teâ- lânın bildirmesiyle bilebilirler. Lutf edip de beni uyarınız." dedi. Bunun üzerine; "Allahü teâlâ bilir, ama sen dahi Halîmî Çelebi ile aynı günde vefât edip, sizinle birlikte bir cenâze daha zuhûr eder. Ya¬vuz Sultan Selîm Hân, üçünüzün de cenâze namazında hazır bulunur." dedi. Koynundan bir arâkiyye (tiftikten ince başlık) çıkarıp, Şemseddîn Efen-diye; "Bu, Selîm Hana hediyemizdir. Ona iletin." buyurdu. Bir daha çıka¬rıp; "Bunu da Halîmî Çelebi´ye veresin" dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Efendi; "Bana bir hâtıranız olmaz mı." dedi. "Sana bir şey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen, ba¬şımdaki arâkiyyeyi vereyim." dedi. Şemseddîn Efendinin istek göstermesi üze¬rine başındaki arâkiyyeyi ona verip; "Kita¬bını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim." dedi. Şemseddîn Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zât he¬men gözden kayboldu. Bu durumları Hasan Can´a anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana ulaştır¬ması için verdi. Hasan Can da arâkiyyeyi vermek üzere Selîm Hanın hu-zûruna vardı. Olanları anlatıp, arâkiyyeyi Selîm Hana verdi. Selîm Han arâkiyyeyi alıp, kok¬ladı ve yüzüne saygı ile sürdü. Pâdişâh Mısır´dan Şam´a doğru yola çıkınca, Halîmî Efendi hasta¬landı. He¬kimlerin ilaçları fayda etmedi. Yavuz Sultan Selîm Han onu za¬man zaman ziyâ¬ret edip kalbini hoş tutmaya çalıştı. Üçüncü günde, Ha¬lîmî Çelebi vefât etti. Aynı gün, Molla Şemseddîn ve Pâdişâhın sarayın¬dan bir hoca da vefât etti. Üçünün de cenâze namazı aynı yerde kılınıp, Yavuz Sultan Selîm Han hazır bulundu. Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on dördün-cüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretle¬rinin talebele¬rinden biri, bir gece kendinde bambaşka bir hâl hissedip; "Ho- camın yanına gi¬deyim, bakalım benim hakkımda ne emreder ve ne buyurur?" diye düşündü. Sonra, Emîr Külâl´in yanına gitti. bu talebesi şöyle anlatmıştır: "Gece vakti, va¬rıp hocamın odasına girdiğimde, kala-balık bir cemât vardı. Hayret ettim. Bun¬lar, hiç görmediğim ve tanımadı¬ğım kimselerdi. Kalbalıktan oturacak yer kal¬mamıştı. Herkes başını eğ¬miş, sessizce oturuyordu. Ben de başka bir yere otura¬rak başımı yere eğip beklemeye başladım. Bir müddet böyle durdum. Sonra ba¬şımı kal¬dırıp baktım ki, odada hocam Emîr Külâl´den başka hiç kimse görün¬mü¬yordu. Hocam bana bakıp; "Sana müjdeler olsun, şimdi sen artık mak¬sada kavuştun, ama bunu gizli tut." buyurdu. Bundan sonra hocama; "Burada gördü¬ğüm, sonra da birdenbire kaybolup görünmez olan zâtlar kimlerdi?" diye sor¬dum. Buyurdu ki: "Bunlar ricâlül-gayb denilen velî¬lerdi. Aralarında Hâce Gülân ve Abdülhâlik Goncdüvânî de vardı. Bunlar öyle zâtlardır ki, vefâtların¬dan önce ve sonra, Allahü teâlânın dînine hiz¬met ederler. Bugün sen de onların sohbetinden (feyzinden) pay aldın." Evliyânın büyüklerinden Tâcül-Ârifîn Seyyid Ebü´l-Vefâ (rahmetul- lahi teâlâ aleyh) hazretlerine, Tâc-ül-Ârifîn lakabının verilmesi şöyle anlatılır: Seyyid Ebü´l-Vefâ hazretleri ile hocası, bir gün inzivâya çekildiler. Üç gün kimse ile görüşmeden sohbet ettiler. Dördüncü gün hocası ona, "Yâ Ebü´l-Vefâ! Her yıl bu gece, bütün ricâl-i gayb ehli, falan yerdeki sahrada hazır bulunurlar. Orada Peygamber efendimiz de on¬larla berâ ber bulunur. Şâyet o gecenin mâ¬nevî feyzinden nasîbini almak istersen, bu gece orada hazır bulunalım." dedi. Seyyid Ebü´l-Vefâ bu teklifi kabûl etti. Gece vakti olunca, hocası ve Seyyid Ebü´l-Vefâ o sah¬raya çıktılar. Orada birçok evliyânın ibâdet ettiklerini, niyazda bulunduk¬larını gördüler. Onlar da bu grubun içine girerek ibâdetle meşgûl ol¬maya başladılar. Bu esnâda gök gürültüsünü andıran bir ses duyuldu. Ondan sonra nurdan bir taç zâhir oldu. Onun ışığı her tarafı aydınlattı. O nurdan taç, Allah dostu velîlere doğru geldi. Orada bulunanlar ona ellerini uzattılar ise de ona erişemediler. Nurdan taç, en sonunda Ebü´l-Vefâ hazretlerinin mübârek başına indi. Hocası bunun üzerine; "Cenâb-ı Hak´tan gelen bu taç sana mübârek olsun, yâ Tâc-ül-Ârifîn!" dedi. Orada bulunanlar da Ebü´l-Vefâ´ya, Tâc-ül-Ârifîn dediler. Tâc-ül-Ârifîn ismini alan ilk zât Ebü´l-Vefâ hazretleridir. Konu ANDROID tarafından (05-25-2011 Saat 00:45 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
|
#4 |
|
|
manyetik alan diye bahsedilen şey muhtemelen sürekli edilen dualardan meydana gelmektedir ,bu yüzden türbelerdeki yaşanan rahatlama ve tedavi hissinin cinler ile bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum .
|
|
|
|
|
|
#5 |
![]() Üyelik tarihi: Jul 2011
Mesajlar: 216
Tecrübe Puanı: 3
Rep Puanı : 11
Rep Derecesi :
![]() Ettigi Tesekkür: 0
Aldigi Tesekkür: 101
|
Türbelerde yatan kişi evliya ise, ama gerçek evliya ise o bizden daha canlıdır. Ruhu berzah aleminde değildir, seyyaldir. Kendi şeyhinizi rabıta yaparak mezara yöneldiğinizde size nur, feyz, nisbet vermeye başlar. CİNLERE GELİNCE onlar her yerdedir. Şeytanları eğer müslümansanız sizin yanınızdan eksik değildir. Bunlara kafayı takmayın.Takarsanız onlar da size takarlar. Kalp gözü açık bir kardeşiniz olarak -yani mezarda olanları da cinnileri de az çok gören biri olarak- şunu tavsiye ederim ki türbelere gittiğinizde oradaki şahsın ruhuna hediye olmak üzere sureler okuyun, çok okuyun sonra da cinnileri düşünmeden o şahıstan gelecek feyiz, nur, nisbet için sessizce bekleyin. O şahıs gerçek veli ise sizlere manevi hediyeler verir. Binlerce değişik manevi hediye vardır. Duyduğunuz ferahlık cinnilerden kesinlikle gelmez. Cinni müslüman da kafir de olsa bir manevi hava vermez, kasvet verir. Kladı ki cinniler öyle mübareklerin yanında rahatsız olup kaçarlar, işte bu sırada duyduğunuz ferahlığın bir kısmı da buradan gelir. Selamun aleyküm.
|
|
|
|
|
|
#6 |
![]() Üyelik tarihi: Apr 2010
Mesajlar: 203
Tecrübe Puanı: 5
Rep Puanı : 10
Rep Derecesi :
![]() Ettigi Tesekkür: 59
Aldigi Tesekkür: 118
|
syn androıd o kadar haklısınız ki kardeşime büyü yoluyla bulaşan cin yüzünden malesef camiye giremiyordu.ona sürekli küfür etmesini ve ibadet etmemesini söylüyolarmış camiye cumaya giden çocuk namazını kılan çocuk malsesf camiye giremez oldu ben hatta onu caminin kapısına kadar getirdim ve orda küfür ettigine kendim şait oldum bazen deriz ya aklımızın bi oyunu yok böle şeyler ama insan buna şait olunca ne oldugunu anlıyor allah hepimizi bu kafirlerden muhafaza etsin .
|
|
|
|
|
|
#7 | |
![]() Üyelik tarihi: Jun 2008
Mesajlar: 7.642
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı : 134
Rep Derecesi :
![]() ![]() Ettigi Tesekkür: 0
Aldigi Tesekkür: 4294967214
|
Alıntı:
![]() |
|
|
|
|
![]() |
| Tags |
| cinler, türbelerde, varmı |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | Arama |
| Stil | |
|
|