![]() |
|
|
|||||||
| Tasavvufî Makaleler Beğendiğiniz tasavvufi metinleri paylaşabilirsiniz. |

| ||
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Arama | Stil |
|
|
#1 |
|
|
Nefis mertebelerinin yedi tane olduğu gibi, Cenâb-ı
Hakk’a ulaşmanın da yedi yolu olduğunun isimlerini söyleyelim: şeriat, tarikat, hakikat, marifet, kutbiyyet, kurbiyyet, abdiyyet Hayri Akıncı: Hocam, nefis kavramı sözkonusu olduğunda bir bakıma hem insanın bir tarafını ifade eden, ama o bir tarafının özellikle insanın dizginlenmesi gereken tarafını da akla getiren bir kavram. Özellikle nefis ve mertebeleri dediğimizde tasavvufla alakalı kitaplarda daha sıkça rastladığımız yedi mertebe’den, o mertebelerin hangi aşamalarla bir sonraki mertebeye geçildiğini, onların ne ifade ettiğini, ve en son o kâmile mertebesine ulaşmanın yolunun ne olduğu anlatılıyor. Ama burada anlatımdan ziyâde işin insan için en önemli tarafı nefsine hakim olmak, nefsini dizginlemek ve nefisle birlikte hakiki mâna’da insan olabilmeyi başarmaktan geçiyor herhalde. Bir de hemen şunu ilâve etmek isterim, hep söylenir ve doğrudur da herhalde nefs’i öldürmek değil, nefs’i dizginlemek yani nefsi “terbiye” etmek önemlidir. Çünkü nefs’i öldürmek de gerekmediği gibi, insan’da nefs’in bulunmasının vazifeleri de olduğu ifade edilir. Ömer Tuğrul İnançer: Zaten (Nefs) ölmez ki… Hayri Akıncı: Evet, zaten hakikatte fiilen de böyle birşey sözkonusu olmaz. Ömer Tuğrul İnançer: Şimdi ölmez deyince hemen âyet-i kerîme’yi zikretmek lazım; ” Küllü nefsin zâikatul mevt” “Nefis ölücüdür” demiyor. “Ölümü tadıcıdır” diyor. O aradaki farkı irfân sahipleri anlasınlar. Ölmüyor, ölümü tadıyor. Birbirinden çok farklı şeyler. Hayri Akıncı: Afedersiniz, belki buradaki nefs kavramı bir Arapça’da “varlık” mânasında “kendi” anlamında olan hani “Men arefe nefsehû, fekad arefe Rabbehû” mânasında da kullanılıyor. Ömer Tuğrul İnançer: Var, ama aynı zamanda nefsin mertebeleri de ölür. Bir de bu mertebe derken maalesef sanki bina’nın üst katına çıkıyormuşuz da artık alt katı ile bir alâkamız kalmadı gibi görülüyor. Böyle bir şey yok. Bu suya atılan taş gibidir. Durgun bir suya taş attınız, gördügünüz manzara taş’ın merkez olduğu birbirinin içinde halkalardır. Hakikatte böyle değildir. Hakikatte taşı attığınız su’da birbirinin içinde küreler oluşur. Ama küre suyun sathından kesilmiştir. Küreyi orta yerinden kestiğiniz zaman daire gözükür. Dolayısı ile daire gibi gördüğümüz şey hakikatte küredir. Ve o küre hep birbirinin içindedir ve birbirinden ayrı değildir. Dalga’da böyledir. Meczûb oturmuş denizin kenarına, başını hafif öne arkaya sallayarak hareket ediyor. Kendini akîl, akıllı zanneden biri “Ne yapıyorsun?” demiş. Meczûb bakmış, “Dalgaları sayıyorum!” Adam “E, kaç tane oldu?” demiş. Meczûb “Gelen geldi. Bu yenisi geliyor, o da bir” demiş. Çok irfanlı bir laftır bu. Bazen divâne’den bir söz çıkar, divân’a sığmaz…Gelenler gitti, bu gelen bir. Bu dalgayla ilgili. Şimdi dalgaya baktığımız zaman, birbirini takip eden sular üstümüze doğru gelir. Hâlbuki uçağa bindiğimiz zaman suya baktığımızda görürüz ki su yer değiştirmez. Aşağı-yukarı, sağa-sola oynamalar yapar. Baktığımız zaman birbirini takip ediyormuş gibi gelir. Nefis’de böyledir. Birbirinden ayrı değildir. Bu ayrılığın tam olmadığını ifade etmek için o yedi nefis diye Kur’ân-ı Kerîm’de geçen tabirlerle Emmâre’den başlayan; Emmâre’nin Levvâme’si, Levvâme’nin Mülhime’si, Mülhime’nin Emmâre’si yani her bir nefis mertebesi kendi içinde de yedi’ye sahiptir. Nefs-i kâmile’nin bile emmâre’si olur. Nefs-i sır’rın bile olur; ona göredir ama. Dolayısı ile bir “Yükseldim, artık daha alttaki kademe ile alâkam kalmadı.” tarzında düşünmek yükselmemek, yükselmemiş olmak demektir. Kişinin yaptıklarından pişman olup “Ya bir halt ettik amiyane tabirle …Hata ettik…Keşke yapmasaydık” tarzındaki duygu ve davranış biçimi levvâme’dir. Yani nefsine levm ediyor. “Oh be iyi yaptım!” demiyor. Emmâre bir de “Oh be iyi yaptım.”der. Ama bu emin olun sâdece hayvaniyet mertebesidir. Böyle insan yoktur. Peki insan şeklini taşıyan hayvanlar yok mu? Var, âyetle sabit: “Gözleri vardır görmezler, kulakları vardır duymazlar, kalpleri vardır anlamazlar.” “ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn “Onlar belki hayvandan aşağıdır.” buyuruyor Allah. Ama daha evvelki sohbetlerimizde halifetullah meselesinden ve Esmâ-ı hüsnâ’ya mazhar olması meselesinden bahis etmiştik. Kabahat yapıp da memnun olan insan yoktur. Şekli insan olabilir ama “Tüh be kabahat ettik.” veya külhanbeyliktende hiç taviz vermeden “Bir halttır ettik işte!”…Bu levvâme’ye gelmiştir. Ondan sonra artık biraz da ona iyilikler, güzellikler, doğrular ilham eden, esinlendiren nefis mertebesine yükselinir ki, onun da adı mülhime. Yani Kur’ân-ı Kerîm’de geçen nefis mertebelerini ifade eden kelimelerin lügat manasına baktığımızda o nefis mertebelerinin de aşağı yukarı ne olduğunu anlarız. ‘Emmâre’ emretmekten geliyor. ‘Levvâme’ kötülemekten, levm etmekten geliyor. Hayri Akıncı: Kıyâme sûresinin başında geçiyor. Ömer Tuğrul İnançer: Evet. Birçok yerlerde var. Ondan sonra ilham etmek…Çünkü bakın şair’e ilham gelir. Katile ilham gelmez yani. Güzellik, ilham kelimesinde de bir güzellik, bir esinlenme var. Efendim ondan sonra yaptığı işten gönlünün tatmin olması... “İyi ki yaptım, oh be.” Ama nefsinin değil gönlünün tatmin olması. Bu nedir? Mutmainne. Hayri Akıncı: “Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh” Ömer Tuğrul İnançer: Allah’ın umûmi emîrleri, Resûl-i Kibriyâ’nın umûmi tavsiyeleri yani hadislerle ifade edilen fiilî peygamberî ile ifade edilen genel tavsiyeleri -ki aşık olan için tavsiye-i peygamberî, emri peygamberîdir - bu sünnet ve farz ayırımı bir takım fıkıh ilminin mükellefiyetlerle alâkalı bahsidir, benim gibi sıradan mü’min’e o farzdır, bu sünnettir ayırımı yakışmaz, hepsini yapmam lazımdır. Peygamber yapmış! Bana ne farzından, sünnet ayrımından. Ben onun gibi olmalıyım. Ne kadar? Kendi miktarım kadar. Çünkü orada da haddini bilmezlik girerse işin içine, küstahlık girerse terbiyeye münâfî olur. Mesela Efendimizin fiilen yaptığı ama kişi olarak benim yapmam yasak olan visâl orucu var. İftar etmeden ertesi günün orucuna devam edilmez. Yasak. Hazreti Peygamber yapıyor. Yapıyor ama kendisine “Niye siz böyle yapıyorsunuz da bize yasak diyorsunuz?” diye sorana verdiği cevaba bakmak lazım: “Siz benim beslendiğimle mi besleniyorsunuz?”…Acaba neyle besleniyor? Hurmayla, zemzemle, ekmekle, peynirle, zeytinle mi acaba? Onun için bu meseleleri haddini bilerek yapmak lazımdır. İşte, gerek Allah’ın umûmi emîrleri, gerek Efendimizin umûmi tavsiye ve emirleriyle nefs-i mutmainne’ye gelmek mümkündür. Hayri Akıncı: Mutmainne’ye gelen bir insanın -o az önce başta söylediğimiz şeyi tekrar burada hatırlayalımemmâreyle, levvâmeyle, mülhimeyle alakası kesilmiş değildir. Ömer Tuğrul İnançer: Alakası kesilmiş değildir Allah korusun. Ama hakim olan unsur, baskın olan unsur o’dur. Çünkü kazara yine nefsine uyabilir. Bir nefsin emrine bir hususta girebilir, veya bir pişman olacağı şeyi yapabilir. O da Allah’ın affına kalmıştır, Efendimizin şefaatine kalmıştır, evliyaullah’ın himmetine kalmıştır. Amenna günahsız kul olmaz. Riyazü’s-Sâlihin’de hadîs-i kudsî var: “Hiç günah işlemeseydiniz, sizi yokeder, günah işleyip Bana sığınanları yaratırdım.” Çünkü bu âyet’e uygun: Allah hem Tevvâbur Rahîym’dir hem de tövbe edenleri sever. Tövbe etmek için ne yapmak lazım? Evvela elbette günah işleyeceksin. Hani bunu da ben tövbe edeyim diye günah işlemek olarak değil, hasbel beşeriyyet zaten günah işleyeceksin. Dolayısı ile bu Cenâb-ı Hakk’ın affına kalmıştır, ayrıca tövbe edilmesi sevdiği bir fiildir. Ve Tevvâbur Rahîym…Dikkat edin sûre-i Nasr haricinde Kur’ân-ı Kerim’de hiç tek “tevvâb” kelimesi yoktur. Hep Tevvâbur Rahîym’dir. Allah hem tövbeyi kabul eder ve hemen bitişiğinde, hemen akâbinde Rahîymiyetiyle tecelli eder. Hemen merhameti mutlaka tecelli eder. Yani sade “Tövbeni kabul ettik.”değil, mutlaka bir mükafat var. Hayri Akıncı: Biraz da sanki tövbe’yi kabul etmesi Rahîymiyetiyle de alakalı. Ömer Tuğrul İnançer: Ama o zaman ‘tevvâb’ bunu ifade ediyor. Niye hemen ‘Tevvâbur Rahîym’ desin? Ayrıca da mükafat vereceğinin beyanı o. Şimdi bütün bunların hepsi nefs-i mutmainne’de tamam. Hayri Akıncı: Râdiyye, Merdiyye ve Kâmile. Ömer Tuğrul İnançer: O yedincinin değişik isimleri vardır. Sır’dır, Kâmile’dir, Mükemmele’dir vs… Bu ‘Allah’tan razı olmak’ meselesi. Razı o demek; yani nefs-i râdiyye Allah’tan razı olmak demek. Merdiyye Allah’ın bundan razı olması demek. Bu kendi başına olmaz. Mutlaka daha önce o mertebeye gelmiş bir zât’ın yol göstericiliği ile olur. Bu zât ahirette de olabilir. Ama onun dünya’da idare edici bir halîfesi vardır veya alâ silsileti (bir tane değil yani nesiller boyu) onun terbiyesi ile olur. Hayri Akıncı: Yani mürşidin terbiyesi ile olur. Ömer Tuğrul İnançer: Evet, ona mürşid denir. Çünkü âyette öyle söylüyor; “Fedhulî fî ‘ibadî vedhulî cennetî.” Benim kullarımın arasına. ‘Benim kulum’ demesi için Cenâb-ı Hakk yaradılmışlık kulluğundan, mâhlukundan bahsetmiyor. Hayri Akıncı: Hakiki mâna’da o vazifeyi yerine getirenden bahsediyor. Ömer Tuğrul İnançer: “Yâ eyyetuhen“ gelmişten bahsediyor. “Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh” yani Mutmainne’ye gelmiş kişi, özel hitap. ‘Yâ eyyûhen nas’’ Bütün insanlar değil. ‘Ya eyyühellezîne âmenû’ Ey imân edenler değil. O nefis mertebesine gelmiş kişi. Bak ne diyor; ‘ Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh’ irciî…Biz bu irciî’yi “Öl” emri diye anlıyoruz. Yani Allah’a dönmek efendim Azrail’le mi mümkün? Azrail’siz Allah’a dönülmüyor mu? Hayri Akıncı: Bir defa dünyadayken bir Allah’a dönmek lazım. Ömer Tuğrul İnançer: Yani maalesef cenaze namazı olduğunda, bu âyeti okuyorlar: “Bana dön!” Yani ölmek Allah’a dönmek değildir. Hayri Akıncı: Zaten ölmeden önce ölünüzü de…. Ömer Tuğrul İnançer: Haydi onu kabul ediyorlaretmiyorlar, zamanımızda bir takım lüzumsuz münakaşalar var. Sanki 1400 sene’dir sade onlar biliyorlardı. Onları geçelim, ayrı mesele…Fakat İrciî’yi “Bana dön! Nefsinle başbaşa kalma, Bana dön!” “ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh” “Sen Benden razı, Ben senden razı olarak.” Peki bunun için ne yapacağım? Ayet burada bitti, cümle bitti. “Fedhulî” Bunu yapmak için dahil olman lazım, fî ‘ibadî: “Kullarımın arasına”… Ve “Vedhulî cennetî”: “Cennete gir” demiyor bakın, “Cennetime gir” diyor. Ona zât cenneti denir. Râdiye ve merdiyye mertebelerine eren zevât-ı kiram zât cennetine girer. Cennette kademe kademedir. Cennetin kademesi cehennem kademesinden fazladır, bu da Cenâb-ı Hakk’ın rahmaniyetinin gazabından fazla olduğunun işaretidir. Bunlar bildiğiniz şeyler. “Sabekat rahmeti, alâ gadabî” “Benim rahmetim gazabımı geçmiştir.” Hayri Akıncı: Sekiz cennet, yedi cehennem olması… Ömer Tuğrul İnançer: Evet. Bunlarda birer âyettir. Malûmunuz âyet aksi hiçbir şekilde ileri sürülemeyecek ve ispat edilemeyecek gerçek demektir. Allah’ın Kur’ân cümleleri asla aksi iddia edilemeyecek gerçekler olduğu için onlara âyet denir. Ama Allah’ın âyetleri Kur’ân cümleleri ile sınırlı değildir. Hayri Akıncı: Âyetlerden bir kısmı Kur’ân âyetidir ama kâinattaki âyetler de var. Ömer Tuğrul İnançer: Evet. Kevnî âyetlerini ne yapacağız? “ve yetefekkerune fı halkıs semavati vel ard” derken Cenâb-ı Allah, yani “Kâinatın yaratılmasını tefekkür ediniz” derken neyi kastediyor? “Kevni âyetleri okuyun.” diyor. Resûl-i Kibriya Efendimize “Oku” emri geldiğinde bir kağıt mı getirdi Cebrâil’de “oku” dedi? Sonra Peygamber “Ben okuma yazma bilmem.” dedi. Cebrâil “Onu biliyorum” dedi. Sonra sıktı Peygamberi “Oku” dedi, okudu. Böyle anlatılmıyor mu? Hangi kağıdı getirdi Cebrâil Aleyhisselâm Resûl-i Kibriya’ya? Var mı böyle bir kağıt? Allah ve vahiy meleği Cebrâil, Resûlullah’ın okuma yazma bilmediğini bilmiyor, kağıt getirdi “Oku” dedi. Böyle anlatılıyor Allah aşkına! Hayri Akıncı: Böyle anlatılıyor ama böyle anlaşılmaması gerekiyor değil mi? Ömer Tuğrul İnançer: Kendi böyle anlamış ki böyle anlatıyor. Bunun üzerine tetkikat yapmayan, tefekkür yapmayan, kafa çalıştırmayanlarda böyle anlıyorlar…. Râdiye, merdiyye ve Allah’tan razı olan ve Allah’ın onlardan razı olduğu kullarımın arasına gir ki Cennetime giresin. İşte o’da nefs-i sır sahibi olan kişidir. Burada önemli olan nokta, orada “kullarımın arasına gir.” denilmesidir. Burada nefis mertebelerinin yedi tane olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk’a ulaşmanın da yedi yolu olduğunun isimlerini söyleyelim: şeriat, tarikat, hakikat, marifet, kutbiyyet, kurbiyyet, abdiyyet. Abdiyyet yani Allah’a kul olmak en üst makamdır. Makâm-ı abdiyyet’in sahibi Muhammed Mustafa (s.a.v)’dir. Ve namazdaki tahiyyatta oturuşumuz makâm-ı abdiyyet’in işaretidir. Allah Huzur-u Risâlette’de böyle oturmak nasip etsin. Hayri Akıncı: İnşa’Allah. Allah razı olsun. Bu söyleşi Dost TV’de Hayri Akıncı’nın sunduğu ve Ö. Tuğrul İnançer’in konuk olduğu “Gönül İkliminde” adlı program’dan deşifre edilmiştir. |
|
|
|
![]() |
| Tags |
| nefs, sohbet, tuğrul, İnançer’den |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | Arama |
| Stil | |
|
|